28 Ağustos 2007 Salı

Tatilden valizler dolu dolu döndüm.

Herkese merhaba. 3 haftalik Türkiye- Izmir seyahatini tamamlayip, evimize döndük. Nihayet Allah´in izni ile sevgili yeni kitaplarimada kavustum. Artik yemek yapmaktan ziyade kitaplarima vakit ayiriyorum. Arzu edenler icin fotografladim, kitaplari görmek, dokunmak bir baska güzel.





















28 Mayıs 2007 Pazartesi

NALINCI MEMI DEDE

Nalıncı Memi Dede

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Nalıncı Memi Dede’den şöyle söz eder:
Nalıncı Memi Dede, Bergamalı'dır. Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkanda nalıncılık yapar. Ölümünden sonra da bu dükkan, nalıncılık işinden başka bir iş kullanılamaz. Abdi Çelebi, hayatında eline keser almadığı halde bu dükkana girince nasıl olduğunu anlayamadan usta bir nalıncı oluvermiştir. O tarihte Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan toptan yanar. Hatta benim evim de o yangında çok büyük zarar görmüştü. Ama Nalıncı Dede’nin dükkanı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmış, herkesi şaşkına çevirmişti. Üstelik yangın sırasında Nalıncı Hüseyin dükkanda çalışmaktaydı. "Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar!" dediklerinde: "Burası, benim dedemin dükkanıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam", diyerek ateş içinde kalır. Gerçekten yangın biter ama bu dükkan yanmaz. Zamanla buranın değeri artar. Küpeli denilen bir Yahudi, dükkan sahibine birkaç akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi'yi dükkandan attırır. Bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek ölür. Yani o dükkanı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz. Anlatılır ki: Memi Dede, öldüğü gece Sultan III. Murad'ın rüyasına girer ve şöyle seslenir:

- Cenaze namazımı Fatih Camii'nde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim.”
Memi Dede, gerçekten evinin olduğu yere gömülür. Gereken yapılır. (Evliya Çelebi - Seyahatname'sinden)
Sultan III. Murad'ın rüyasından sona olanların ayrıntısını pek çoğunuz okumuşsunuzdur, ama biz önceden okumayanlar için bir kez daha yazalım. Neden bilmem, en çok sevdiğim hikayelerden biridir Nalıncı Memi Dede’nin hikeyesi...

Neyse, hikaye şöyle:Sultan III. Murad Han yukarıda bahsedilen rüyayı gördüğü günün sabahı, bir anlam veremediği bu rüya dolayısıyla tuhaf bir hal içindedir. Vezir- i âzam Siyavuş Paşa padişahın bu halini görünce merak eder ve sorar:

- “Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?”

Padişah:- “Akşam garip bir rüya gördüm.” der.

Vezir:- “Hayırdır inşaallah efendim!?”

Sultan Murad Han:- “Hayır mı, şerr mi öğreneceğiz inşaallah!. ”

Vezir:- “Nasıl yani?” diye sorar.

Padişah vezire:“Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. ”

Tebdil-i kıyafet ederek iki molla kılığında çıkarlar yola. Sultan Murad hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağıya inip Unkapanı civarında durur. Etrafına dikkatle bakınır.
İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Tebdil-i kıyafet içindeki Padişah çaktırmadan oradakilere sorar:- “Kimdir bu yerde yatan?”

Ahali:- “Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın sefilin biri iste!”

Padişah:- “Nerden biliyorsunuz öyle olduğunu?”

Ahaliden biri atılır:- “Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuzdu.”

Bir başkası ayrıntıya girer:- “Biliyor musunuz, aslında iyi sanatkârdı. Nalının (ayakkabının) hasını yapardı. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcardı. Hem şişe şişe şarap taşırdı evine... Hem de nerde namlı, mimli kadın varsa takardı peşine ve evine götürürdü.”

Ahali içinde yaşlı biri oldukça öfkelidir ve söze karışır:- “İsterseniz komşulara sorun bakalım, onu bir cemaatte gören olmuş mu?”

Bunları anlattıktan sonra mahalleli döner ardını çekip gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar cenazenin başında tek başına... Tam vezir de toparlanıyordur ki, Sultan Murad onun yolunu keser:- “Dur vezir nereye?” der.

Vezir Siyavuş Paşa:- “Bu adamdan uzak durmak istersiniz diye düşündüm Sultanım.”

Padişah:- “Hayır olmaz öyle şey! Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz, rüyamın bir hikmeti olmalı.. Hem şöyle veya böyle halkımızdır. Defin işini tamamlamak gerek,” der.

Veziri:- “İyiya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.” der.

Padişah vezirine itiraz eder:- “Olmaz vezir, rüyadaki hikmeti çözemedik daha...”

- “Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?” diye sorar vezir..

Padişah:- “Mollalığa devam edeceğiz. Cenazeyi kaldırmalıyız.” der.

Vezir şaşkınlık içinde:- “Aman efendim, nasıl kaldırırız?” diye sorar.

Padişah:“Basbayağı kaldırırız işte!” diye çıkışır.

Vezir bunun çok zor olacağı konusunda Sultan Murad’ı ikna etmeye çalışır:- “Yapmayın, etmeyin Sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Kefenlenmesi, gömülmesi falan...”

Padişah vezirin sözünü keser ve:- “Merak etme, ben hallederim hepsini...” der.

Vezir bakar ki Padişah kararlı:- “Şurada bir mahalle mescidi var ama, bilmem ki?!!” diye kararsız düşünürken Padişah:
- “Fatih Camii’nde kılacağız namazını” der.

Çünkü rüyasında böyle denmiştir kendisine... Ve gelirler camiye... Vezir sağa sola koşturur. Kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar, ki nâş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sarhoşlara benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Sultan Murad’ın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de tabii ki. . .
Böylece meçhul ayakkabıcıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar, namazını kılarlar. Sıra gelir defin işlemine... Vezir sorar:
“Sultanım, nereye defnedeceğiz?”

Padişah:“Evinin bahçesine.. Sen bir koşu gidip adresini araştır, öğren gel” der...

Vezir sorar soruşturur ve evin adresi öğrenilir. Cenazeyi yüklenip giderler. Eskimiş küçük bir ahşap evin kapısını çalarlar. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Kadına kocasının öldüğünü alıştırarak haber verirler. Kadın sanki bu vefatı bekler gibidir. Ama yine de gözyaşlarını tutamaz. Neden sonra Padişaha:“Hakkını helâl et evladım. Belli ki çok yorulmuşsun.” der.

Padişah:- “Helal olsun.. Ama bahçenizde bu cenazeyi defnecek yer var mı?” diye sorar...

Yaşlı kadın:- “Evet, bizim bey mezarını kazıp hazırlamıştı. ‘Beni buraya defnetsinler hanım’ demişti.”

Bunun üzerine Padişah ve veziri cenazeyi bahçede kazılan yere defnederler. Defin işlemi bitince Padişah yaşlı kadına:
- “Bana biraz rahmetliden söz eder misiniz?” der.

Yaşlı kadın tabii dercesine hüzünle sallar başını ve anlatmaya başlar:- “Evladım, rahmetli bizim efendi bir âlemdi, vesselâm... Akşamlara kadar ayakkabı yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip helâya dökerdi.”

- “Niye?” diye sorar Padişah...

Yaşlı kadın:- “Müslümanlar içmesin diye. . . ”

Padişah şaşkınlık içinde:- “Hayret!!..” der.

Yaşlı kadın devam eder.- “A oğul bu da bir şey mi? Başka tuhaf şeyler de yapardı.”

Padişah merakla:- “Ne gibi?” diye sorar.

Yaşlı kadın:- “Nerede malûm kadınlardan bulsa, hemen ücretlerini öder, eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek....” deyip, bana da onlara dinimizin gereklerini anlatmamı tembih eder ve evden çekip giderdi. Sabaha kadar o kadınlara dinimizin vecibelerini anlatırdım”

Sultan Murad Han iyice şaşkınlık içinde kalmıştır.
- “Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki... ” diye söylenir.

Yaşlı kadın:- “Evladım, milletin ne sandığı umurunda değildi ki onun... Zaten namazı da mahalleliyle kılmaz, uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı, ki Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli’ derdi...”

Sultan Murad Han rüyasının hikmetini yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Ama yaşlı kadının sözünü kesmez. Kadın devam eder:
- “Hatta bir gün ona; ‘Bana bakasın efendi! Sen böyle yapıyorsun, ama dedikodular aldı başını gidiyor. Komşular kötü belleyecek seni, inan cenazen kalacak ortada’ demiştim”... O da ‘merak etme hanım, kimseye zahmet vermeyiz. Mezarımı bahçeye kazdım, oraya defnedersiniz’ demişti.Ben de ona; ‘ İyi de seni kim yıkasın, namazını kim kılsın, kim kaldırıp gömsün?” dedim”

Padişah konuşmanın burasında çok heyecanlanır ve sorar:- “Peki o ne dedi?”

Yaşlı kadın:- “A oğul, dedim ya bizim bey bir tuhaftı. Önce uzun uzun güldü, sonra da dedi ki; ‘Allah büyüktür hatun, padişahın işi ne?...”

aldigim adres: http://www.okyanusum.com/nalincibaba.htm

18 Mayıs 2007 Cuma

"19 MAYIS" kutlu olsun

YÜCE YARADANA SADECE KEFENIYLE VARAN TÜRK MILLETININ EN BÜYÜK ASKERI VE DEVLET ADAMI: ATATÜRK"VATANDAS BÖYLE DINLENIR"






16 Mayıs 2007 Çarşamba

DOST

Dost !.

Genç adamın biri,
Dermiş babasına her gün;
'Benim de dostlarım var,
sendeki dost gibi'

Baba, itiraz eder,
Olmaz öyle çok dost,
hakikisi Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek,
hakiki...
Devam eder durur konuşma...
Aralarında başlar bir tartışma,
Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya...

Bir akşam bir koyun keserler,
Ve koyarlar çuvala.
Baba der ki oğluna,
'Hadi al bu çuvalı,
şimdi götür dostuna'.

Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüşler de bir adamı,
Koymuşlar çuvala,
Dıştan böyle sanılmakta.

Delikanlı sırtlar çuvalı,
Gider en iyi bildiği dostuna,
çalar kapıyı.
O dost,
bakar ki bir çuvala hem de kanlı,
Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,
Almaz içeri arkadaşını,

Böylece tek tek dolaşır delikanlı,
Kendince tanıdığı,
sevdiği dostlarını.
Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır.
evlat geriye döner.
Ama içten yıkılır...

Babasına dönerek;
'haklıymışsın baba' der.
Dost yokmuş bu dünyada ne sana,
ne de bana.

Baba 'hayır Evlat' der,
"benim bir dostum var bildiğim.
Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona."

Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.
Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.
O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.

Geçerler arka bahçeye.
Bir çukur kazarlar birlikte,
Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpiştirirler toprak.
Belli olmasın diye dikerler sarımsak...
Genç adam gelir babasına;
'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca,
Babası; 'daha erken,
o belli olmaz daha
Sen yarın git
O'na, çıkart bir kavga,
Atacaksın iki tokat,
hiç çekinmeden ona,
işte o zaman anlaşılacak,
dostun hakikisi.
Sonra gel olanları anlat bana...'

Genç adam,
aynen yapar babasının dediğini,
Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

Der ki tokadı yiyen DOST;
'Git de söyle babana, biz satmayız
Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...
Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...
Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...

Dost dediğin; fanatik olmalı;
Bütün dünya seni üzdüğünde
Sana moral vermeli.
Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,
Ve ağladığında, seninle ağlamalı...
Ama hepsinden daha çok;
Dost matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı...
Üzüntüyü bölmeli...
Geçmişi çıkarmalı...
Yarını toplamalı...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...
Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...
İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...
Mevlâna

25 Nisan 2007 Çarşamba

Sümbül Sultanin Bahcesi


Güzel Izmir´e bahar gelmis, hosgelmis.
Böyle güzel bir bahcede yani cennetten bir kösede yasamak nasil bir duygu acaba?
Bu güzel cicekleri kim sever, kim bakarda ondaki güzellik böyle yansir bizlere..Cicekler kendi kendine gelip, o saksilara yerlesip serpilmediler tabiiki!
Orda bir Sümbül Sultan varki, o gönlümün Sultani, o nur yüzlü bir melek.
Iste bu güzel Sultan sabahlari kalkar kalkmaz, ciceklerine kosar, onlarin halini hatrini sorar, onlari oksar, sever...
Allah ´in bize göstermek istedigi ama bizim ámá olmus gözlerimizin birtürlü göremedigi ne kadar cok güzellikler, mucizeler var degil mi?
Iste Sümbül Sultan bu mucizelere gözü gibi bakiyor, onlari incitmiyor ve bizlerde bu göz ziyafetine mazhar oluyoruz.
Bir cicegi severek de mutlu olabiliriz, yeterki o cicegi farkedelim ve sevmeyi bilelim...


23 Nisan 2007 Pazartesi

BAHAR


Mahallemizden, evlerin bahcelerinden ve evlerin girislerinden birkac fotograf. Almanlar bir karis topragi bile basibos birakmazlar.
Ya agac olur, ya cimen ekerler ya da böyle binbir güzellikle acan cicekler...
Evlerinin önü her zaman süpürülmüstür.
Emekli olanlar sabahin en erken saatinde kalkar, evlerinin önünü süpürürler.
Calisanlar bos bir vakitlerine rast getirirler.
Evlerine disardan baktiginiz zaman gözünüzü rahatsiz edecek bir seye rastlayamazsiniz.
Aksine cok ünlü bir tabloyu seyreder gibi
gözlerinizi bu zevkten alamazsiniz ..
Burada genelde hic kimse bir agactan, ya da yerde bitmis bir bitkiden cicegini koparmaz.
Cicekler dalinda kalir, kirilmaz. Gerekirse gider cicekciden cicegini alir, vazosuna koyar.
Bahce kültürleri, evlerine gösterdikleri özen ibret alinacak türdendir.
Ne bir hali silkeleyip, komsuyu rahatsiz ederler, nede ortalikta sallanan camasirlari görürsünüz.
En ufak bir , apartman kuralina bile Anayasa gibi uyarlar, daimi olarak bilir ve uygularlar.
Burada, ortak yasama kültürü cok iyi
tatbik edilmektedir.
Esimle beraber Pazar günü sabah erkenden (!) saat 9:00 gibi bir yürüyüs yaptik. Bizim civarda bulunan tarlalarin icinden gecen patikalarda uzun uzun yürüdük, hava öyle güzel öyle güzeldiki, ne terletiyor nede üsütüyordu... Arada birde tarlalarin eteginde yer alan ciftliklerin etrafindan geciyorduk.
Bende uzun zamandir taze ciftlik sütü almak istiyordum.
Yine bir ciftligin önünden gecerken bir kisinin bahcesini süpürdügünü farkettik. Eski bir tisört ve pantolon giymis, ayagina siyah, ciftlik cizmeleri gecirmis 30 yaslarinda bir bayandi bu kisi.
Gidip "Günaydin " deyip konuya direk girdim.
Süt almak istedigimi, inekleri olup olmadigini sordum.
Konustugum bayanda "inekleri oldugunu ama sadece aksam 19:00 dan sonra süt satin alabilecegimi, aslinda ciftlik isleriyle babasinin ilgilendigini rahatsizligi sebebiylede bu görevi cocuklarinin yürüttügünü , kendisinin aslinda
bir büroda calistigini ve hayvanlar ile yanlizca aksam isten sonra ilgilenebildigini" izah etti.

Kisacasi aksam saatlerinde taze süt alabilirmisim..
Esimde uzaktan beni hem izledi, hemde konusulanlarin bir kismini duydu.
Ikimizde ayni fikri paylasiyorduk. Almanlar böyle konularda cok rahat insanlar.
Calistiklari bir is oldugu halde gerektiginde evlerinin önünü süpürmekten, hayvan bakmaktan, ahir temizlemekten, evlerini badana boya yapmaktan gocunmayan, bu tip isleri de yapmayi gayet normal gören, rahat insanlar.
"Iste ben büroda calisiyorum, mevki sahibiyim, üniversite bitirdim " gibi kaprisleri yoktur.
Tahsil ettikleri bilgileri, calistiklari kurumlarda degerlendirirler.
Sivil hayatlarinda dedigimiz toplum ve ev hayatlarinda bu tip yan islerden gocunmazlar.

Benim uzaktan bir bayan akrabam bir Alman ile evlenmisti. Alman eside cok yüksek bir mevkide Doktor. Bir arsa satin aldilar ve icine bir ev yaptirdilar. Ama evin sadece kabasini ve elektrik gibi islerini yaptirdilar.
Bu kari-koca , evin bütün badanisini, ince isini kendileri yaptilar. Evin 3 banyo fayanslarini, küvetlerini, duslarini, musluklarini, evyelerini kendileri taktilar.
Bütün yerlere dösenen tas ve
fayanslari kendileri dösediler. Mutfagida yine kendileri yerlestirdiler.
Kocaman bir bahceleri var agac diktiler, bir sürü sebze, meyve ektiler. Simdi bu kari-koca icin ne demeli? Caliskan, becerikli....
Söyle demeli bence: Aferin, ne güzel insanlarsiniz. Bizede ne güzel örnek oluyorsunuz, bu caliskanliliginizla..
Iste Almanlar yasadiklari yere böyle özen gösteriyorlar.
En ince ayrintisina kadar düsünüp, gerekirse kendi elleriyle girisiyorlar ise.
Ben doktorum, elimi boyalara sürmem, etraf ne der? Rezil olurum
diye bir kaprisleri yok.
Bu arkadasimiz bizim tasinmamiz sirasinda da bize gelip yardimci oldu. Allah razi olsun ondan.
Simdi bu yaziyi okuyupda "ya iste söyle, böyle negatif seylerde var " diyebilirler.
Her yerde, her zaman herseyin bir ziddi mevcutdur. Iyinin karsiti kötü hep var.
Ama, ama bizler görebildigimiz kadar güzeli, pozitifi, neseliyi, iyiyi görelim.
Güzelliklerden bahsedelim, güzellikler cogalsin, cirkinleri yensin.

Tanidigimiz, tanik oldugumuz kültürlerin iyi, faydali özelliklerinden faydalanalim, kendimizi iyi yönlerden gelistirelim.
Agzimizi cirkinliklerle yormayalim, beynimizi negatif düsüncelerle isgal etmeyelim.
Hayat kisa, Allahin yarattiklarinda hep iyiyi, güzeli, O´nu arayalim. Resulullah efendimiz ve Hz Ebu Bekir biryerden gecerlerken bir hendegin icinde bir les görmüsler.
Ebu Bekir Hazretleri : Ne kadar fena kokuyor! diyince, Efendimiz: Ne kadar güzel disleri var! buyurmus.
Daima her seyin iyi tarafini ariyalim, bu hadisi serifte oldugu gibi...
Sevgilerimle

19 Nisan 2007 Perşembe

2007 Unesco Mevlana Yili

( Hatirliyalim ) Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Mevlana'nın doğumunun 800'üncü yılı nedeniyle 2007'nin ‘Dünya Mevlana Yılı’ olması konusundaki önerisini kabul etti. UNESCO, Mevlana'nın 2007 yılında tüm üye ülkelerde anılması kararını aldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen, Mevlana'nın doğumunun 800'üncü yılının 2007 yılına rastladığını, bu nedenle 2007'nin ‘Dünya Mevlana Yılı’ olması için UNESCO'ya bir öneri sunduklarını söyledi.
2007 UNESCO Mevlana Celaleddin Rumi Yili olmasi sebebiyle...

Dilerim bütün insanlarda, bu topraklardan gelmis gecmis bu müthis Hz. düsünürü, Hz. Mevlanayi anlama kabiliyetimiz olusur. Dünyanin tanimak ve tanitmak istedigi burnumuzun dibindeki bu evrensellesmis DEGERin bize neyi anlatmak istedigini belki biraz vakit ayirip anlamaya calisiriz.
Mevlana´dan Özlü Sözler:
"Gene gel! gene gel! her ne isen gene gel!
kafirsen, atese tapiyorsan, puta tapiyorsan da, gene gel,
Bu bizim dergahimiz umutsuzluk dergahi degil,
Yüz kere tövbeni bozmussan da gene gel!"
Hz. Mevlana

Altin ne oluyor, can ne oluyor, inci mercan da nedir?
Bir sevgiye harcanmadiktan, bir sevgiliye feda edilmikten sonra.
Hz. Mevlana



Sevgide günes gibi ol,
dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
hataları örtmede gece gibi ol,

tevazuda toprak gibi ol,
öfkede ölü gibi ol,

her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün,
ya göründügün gibi ol
Hz Mevlana

Linkler:
http://www.semazen.net/

http://www.semazen.net/guestbook/gbook.php

Ilim Ilim Bilmektr

ilim ilim bilmektir

Ilim ilim bilmektir
ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsen
ya nice okumaktır

okumaktan mana ne,
kisi hakk'ı bilmektir
çün okudun bilmezsin
ha bir kuru emektir

okudum bildim deme
çok taat kıldım deme
eri hak bilmez isen
abes yere yetmektir

dört kitabin ma'nisit
amamdır bir elifte
sen elif'i bilmezsin
bu nice okumaktır?

yigirmi dokuz hece
okursun uçtan uca
sen elif dersin hoca,
manası ne demektir?

yunus emre der hoca
gerekse var bin hacca
hepisinden iyice
bir gönüle girmektir

Yunus Emre

Ben Yürürüm Yana Yana

Ben Yürürüm Yana Yana

Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akîlem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi

Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi

Akarsulayın çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi

Mecnun oluban yürürüm
O yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi

Miskin Yunus bîçâreyim
Baştan ayağa yâreyim
Dost ilinden âvâreyim
Gel gör beni aşk neyledi

Yunus Emre